Asarıatika :(isim, eskimiş, Arapça) ► Eski eserler.
"Hamdi, İstanbul’da bir müddet Amerikalı asarıatika âlimlerinin yanında çalışmış." - Kemal Tahir
* * * * *
Kelime Kökeni : (Asar)
Arapça √ˀs̱r kökünden gelen ās̱ār آثار “eserler, izler, belirtiler” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Arapça tekil ˀas̱ar أثر “eser, iz” sözcüğünün afˁāl vezninde çoğuludur.
Ek açıklama : Yer adlarında asar genellikle ‘hisar’ anlamındadır. Yerel ağızlarda “harabelik, ören yeri” anlamında asarlık kullanılır. İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin özgün adı Asar-ı Atika Müzesi’dir.
Tespit edilen en eski Türkçe kaynak ve diğer örnekler :
[Aşık Paşa, Garib-name, 1330]
şek degül ās̠ār-ı raḥmet bī-gümān [şüphe yok rahmet belirtileri]
"Korkunç bir acuze onu kucaklamaya çalışıyordu." - Hüseyin Cahit Yalçın
* * * * *
Kelime Kökeni :
Arapça ˁacūz عجوز “yaşlı ve düşkün kadın, kocakarı” sözcüğünden türetilmiştir. Bu sözcük Arapça ˁacaza عجز “yaşlandı, yaşlı kadın oldu” fiilinin faˁūl vezninde ism-i mübalağasıdır.
Ek açıklama : Arapça ˁacūz “kocakarı” sözcüğüne Türkçe kullanımda Arapça dişil eki eklenmiştir.
Tespit edilen en eski Türkçe kaynak ve diğer örnekler :
[anon., Ferec ba'd eş-şidde, 1451 yılından önce]
bu ˁacūzeyi bendden ḥalāṣ etmekligimüz [hapisten kurtarmamız] gerekdir
1.(isim, müzik) Klasik Türk müziğinde kullanılan birleşik bir makam.
2.(isim) Portenin beşinci çizgisine yazılan fa notasının adı.
* * * * *
Birleşik Kelime olarak kullanımı :
Acemaşiran :(isim, müzik, Arapça) Klasik Türk müziğinde kullanılan şet makamlarından biri.
"Bir gün evde neyle acemaşiran peşrevini üflemeye çalışıyordum." - Engin Kökçü
Acemborusu :(isim, bitki bilimi) Canlı kırmızı renkli çiçek açan, uzun boylu bir tür süs bitkisi (Bignonia radicams).
"Duvarlarda turuncu renkli acemborusu çiçeklerinin bulunduğu dar sokaklardan geçerek Kalamış'a doğru yürüdü." - Salim Nizam
Acembuselik :(isim, müzik, Arapça ʿacem + Farsça bū-selīk) Klasik Türk müziğinde acem makamı ile buselik beşlisinin birleşmesinden oluşan birleşik bir makam.
Acemkürdi :(isim, müzik, Arapça ʿacem + Farsça kurd + Arapça -ī) Klasik Türk müziğinde acem ile kürdi makamlarının birleşmesinden meydana gelen birleşik bir makam.
"O yıl Sadi Hoşses Bey’in acemkürdi makamındaki ‘Aşkın ile Gündüz Gece Giryan Efendim’ şarkısı çok moda idi." - Fügen Ünal Şen
~ ~ ~ ~
Acem (2) :(özel, Arapça)
1.(isim) İran’da yaşayan Fars kökenli kimse.
2. (isim) ► İranlı.
3. (isim) İran ülkesi.
"Kanepenin üstünde Müşir Ethem Paşa’nın Acem matbaalarında basılmış müthiş bir resmi." - Ömer Seyfettin
* * * * *
Birleşik Kelime olarak kullanımı :
Acem ağzı :(isim, müzik) İran'da yaşayan Türklerin veya İran'dan Türkiye'ye gelmiş Türkmen ve Azeri toplulukların geleneksel müzik icralarında kullandıkları üslup.
"Bu sırada Acem ağzı İsfahan makamında bir gazel okuyarak Gaffar Ağa gelir." - Sadi Yaver Ataman
Acem çapkını : (isim, mecaz) Eskiden şehirlerin etrafında gezinti yapmak için kiralanan at.
Acem gömleği :(isim) Belden büzgülü, dizlere kadar inen, kalın kumaştan, düz koyu renkli bir tür gömlek.
Acem halayı :(isim) Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da oynanan bir halk oyunu.
Acem işi : 1.(sıfat) Farslara özgü olan.
"Kutulara yerleştirilmiş kaçak çaylar, elektronik eşyalar, cep telefonları ve birkaç acem işi halı yanarken alevler giderek yükseliyordu." - Mehmet Sait Taşkıran
2.(isim) Döşemelik kumaşların üzerine renkli ipek iplikle işlenen, yer yer altın veya gümüş boncuklarla süslenmiş nakış.
Acem kılıcı :(isim) İki tarafı keskin olan kılıç.
Acem külahı :(isim) Siyah kuzu derisinden yapılan başlık.
"Adı sanı unutulduğu sıradaydı; bir gün tak tak kapı, Leman'ın evine başında Acem külahı, sırtında büzmeli yeşil bir gömlek, saçı sakalı kınalı bir herif geldi." - Refik Halit Karay
Acem lalesi :(isim, bitki bilimi) Taşkırangillerden, turuncu ve sarı çiçekler açan, yıllık ve çok yıllık türleri olan, saksıda ve tarlada üretilebilen bir süs bitkisi; güneştopu (Eschecholtzia californica).
Acem pilavı : (isim) İçine safran ve zencefil eklenerek yapılan, İran usulü bir pilav türü.
"Çam fıstıklarına doyunca artanı annemize veriyor, Acem pilavı ya da helva yaparsınız diye tembih ediyorduk…" - Reha Oğuz Türkkan
* * * * *
Kelime Kökeni :
Arapça ˁcm kökünden gelen ˁacam عَجَم “Arapça bilmez, barbar, özellikle İranlı” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Arapça ˁacuma عَجُمَ “dilsiz idi, dil bilmez idi, Arapçası kıt idi” fiilinin faˁal veznidir.
Ek açıklama : Karş. İbranice/Aramice-Süryanice ˁagam “bağlı veya özürlü olma, bükülme, impediment” (Jastrow, Dict. of the Targumim, Talmud Bavli etc. 1041).
Arapçada ˁacam sözcüğü ile mübalağası aˁcam eş anlamlıdır.
Abandone :(Fransızca)1.(isim, denizcilik) Geminin suya gömülmesi.
2. (isim, spor) Boks sporunda dövüşemeyecek duruma gelen boksörün karşılaşmayı yarıda bırakması.
3. (isim, spor) Otomobil yarışı vb. spor dallarında herhangi bir sebeple yarış dışı kalma.
4.(isim, mecaz) Herhangi bir olay karşısında çaresiz duruma düşme, ne yapacağını bilememe.
* * * * *
Birleşik Fiil veya Kalıp Söz olarak kullanımı :
Abandone etmek :1. (spor) Dövüşemeyecek duruma getirmek, sersemletmek.
2.(mecaz) İçinden çıkılamaz, çaresiz duruma düşürmek.
Abandone olmak : 1.(spor) Dövüşemeyecek duruma gelmek, sersemlemek.
"Beni bu şekilde yakalamasından çekiniyordum ve abandone olmuş bir boksör gibi köşeye çekiliyordum hemen." - Özcan Tekdemir
2. (mecaz) İçinden çıkılamaz, çaresiz duruma düşmek, ne yapacağını bilememek.
3.(spor) Otomobil yarışı vb. spor dallarında herhangi bir sebeple yarış dışı kalmak.
* * * * *
Kelime Kökeni :
Fransızca s'abandonner “(yargıya) boyun eğmek, vazgeçmek, pes etmek” fiilinden alıntıdır. Bu fiil Fransızca abandonner “yargılamak, yasaklamak” deyiminden türetilmiştir. Fransızca deyim, Eski Fransızca ban veya bandon “yargı, yasak” sözcüğünden türetilmiştir.
Tespit edilen en eski Türkçe kaynak ve diğer örnekler :
“boksta oyunu terketme” [Spor Alemi (dergi), 1920]
Altıncı devre bir dakika istirahatten sonra tekrar başlanıyor fakat artık Karpantiye abandone etti.
Abaküs : (İngilizce)1.(isim, matematik) ► Sayı boncuğu.
"Kahraman vatanseverlerimiz sayılamayacak kadar çok olmakla birlikte, iktisadi vatanseverlerimiz abaküsün boncuk sayısını geçmez." - Türkân Yeşilyurt
2. (isim, mimarlık) Sütun başlığının üstüne yatay olarak konan ve kenarlarından biraz dışarı taşan taş blok; (*) abak (I).
* * * * *
Kelime Kökeni :
Latince abacus “1. her türlü masa, pano, tabla, 2. hesap tahtası” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Eski Yunanca ábaks, abak- άβαξ “tabla, masa, oyun veya hesap tablası” sözcüğünden alıntıdır.
Tespit edilen en eski Türkçe kaynak ve diğer örnekler :
abaküs: Ameliyât-ı hesâbiyeyi kolaylıkla icra edebilmek için milel-i kadîme tarafından ihtira edilmiş bir alettir ki el-yevm bilardo salonlarında bulunur.
(*) Abak :(isim) Eski Türklerde ölmüş kimselerin heykel vb. suretleri.
Arife :(Arapça)1.(isim) Belirli bir günün, olayın bir önceki günü veya ona yakın günler; ön gün.
"Bazı ramazan ve bayram arifelerinde teyzelerim beni Eyüp'teki aile mezarlığına götürürlerdi." - Reşat Nuri Güntekin
2.(isim) ► Arife günü.
* * * * *
Deyim, Birleşik Fiil, Kalıp Söz olarak kullanımı :
Arifeyi gösterip bayramı göstermemek : Bir işi sonuna kadar başarılı götürüp sonunda olumlu sonuca ulaşamamak.
* * * * *
Birleşik Kelime olarak kullanımı :
Arife günü :(isim) Dinî bayramlardan önceki gün; arife.
"... bakacak yeri olmayanlar arife günü kurbanlıklarını almayı tercih ederlerdi."
* * * * *
Kelime Kökeni :
Arapça ˁrf kökünden gelen ˁarafa(t) عرفة “Zilhicce ayının dokuzu, Kurban bayramından önceki gün” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Aramice-Süryanice ve İbranice ˁrb kökünden gelen ˁereb עֶרֶב “akşam, gün batımı, özellikle Şabattan önceki Cuma günü ve o akşam yapılan ibadet” sözcüğü ile eş kökenlidir. Aramice-Süryanice ve İbranice sözcük İbranice ˁārav עָרַב “(güneş) batma, akşam olma, gecikme” sözcüğünden türetilmiştir. (Kaynak: Jastrow, Dict. of the Targumim, Talmud Bavli etc., Dict. of the Targumim, Talmud Bavli etc. 1110-1111) Bu sözcük Akatça ˁerēbu “gün batımı, batı” sözcüğü ile eş kökenlidir.
Tespit edilen en eski Türkçe kaynak ve diğer örnekler :
[Rabguzi, Kısasü'l-Enbiya terc., 1310]
ol kün penç-şenbe küni erdi [perşembe günü idi] ˁarifa küni, yarındası ḳurbān küni
[TDK, Türkçe Sözlük, 1. Baskı, 1945]
arife: Öngün, bir önceki gün.
🍬 Herkese sevdikleriyle birlikte, ağız tadıyla geçireceği çok güzel bir bayram dilerim. 🍬
Arketip : (isim, Fransızca) ► Kök örnek, bir nesnenin bilinen ilk ve en özgün biçimi.
* * * * *
Kelime Kökeni :
İngilizce archetype “prototip, Jung psikolojisinde bir kavram” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Eski Yunanca arχétypos ἀρχέτυπος “model, ilk nümune” sözcüğünden alıntıdır.
Daha fazla bilgi için arkaik kelimesini incelediğimizde, Fransızca archaïque “en eskiye ilişkin” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Eski Yunanca arχaïkós αρχαïκός “en eskiye ait, ilkel” sözcüğünden alıntıdır. Eski Yunanca sözcük Eski Yunanca árχaîos άρχαῖος “ilk, en eski (sıfat)” sözcüğünden +ik° ekiyle türetilmiştir. Bu sözcük Eski Yunanca arχḗ αρχή “başlangıç (isim)” sözcüğünden türetilmiştir.
Tespit edilen en eski Türkçe kaynak :
[Milliyet - gazete, 1987]
'Bedrettin Üzerine Şiirler'in, deyim yerindeyse, arketipsel bir konumu vardır.'
"Hiç değilse kütüphanede üç beş aşina yüz görebiliyordum." - Mehmed Niyazi
2. (sıfat) Daha önceden bilinen (şey).
"Galiba ilk defa oynuyorsunuz mösyö, dedi. Telaffuzu bana aşina geldi." - Halide Edip Adıvar
3.(sıfat) Bilen, tanıyan (kimse).
"Ümitsiz bir aşkın ne demek olduğunu bilirim, kalbi nasıl acıttığına aşinayım." - Selâmi İzzet
* * * * *
Birleşik Fiil olarak kullanımı :
Aşina olmak : Tanımak, bilmek.
"Onun lehçesine aşina olanlara göre gayet derin hikmet, pek ince manalar taşırdı." - Yakup Kadri Karaosmanoğlu
* * * * *
Kelime Kökeni :
Farsça āşnā veya āşinā, "bilinen, tanıdık" sözcüğünden alıntıdır. Sözcük, Orta Farsça (Pehlevice veya Partça) aynı anlama gelen āşnāk sözcüğünden evrilmiştir ve yine Orta Farsça (Pehlevice veya Partça) āşnūtan, āşnāv- "duymak, algılamak, bilmek" fiilinden türetilmiş olup, Orta Farsça fiil Eski Farsça ā-χşnav- "bilmek" fiilinden evrilmiştir.
Bu kelime, blogger Kendi Dünyasında' nın hatırlatmasıyla yayına alınmıştır. Katkısına teşekkürlerimle,
Artık :1.(sıfat) İçildikten, yenildikten veya kullanıldıktan sonra geriye kalan.
2.(isim) Bir şeyin harcandıktan veya kullanıldıktan sonra artan bölümü; çıktı.
"Dibinde bir yudumluk kararmış çay artığı vardı." - Yusuf Atılgan
3.(sıfat) Daha çok, daha fazla.
4. (zarf) (a'rtık) ► Bundan böyle.
"Artık onlar en lüks gazino ve barlara gidiyorlar, gecelerini oralarda geçiriyorlardı." - Tarık Buğra
5. (isim, müzik) Büyük ve tam aralıkların yarım ses artmış hâli.
6.(isim, tarih) Geriye kalmış, arkaya kalmış kimse.
"... Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan'ın az fakat disiplinli ordusunun kılıç artığı olmaktan kendilerini kurtaramamışlardı." - Fevzi Samuk
* * * * *
Birleşik Kelime olarak kullanımı :
Artık değer :(isim, ekonomi) İşçinin, iş gücünün karşılığı olarak ödenen değerin üzerinde ürettiği ve işverenin, karşılığını ödemeksizin sahip olduğu ek değer.
"Marksçı dilin değişken anamalı sadece emekçi ücretlerini dile getirir çünkü sadece emekçi ücretleridir ki artık değer üretir." - Orhan Hançerlioğlu
Artık emek :(isim, ekonomi) İşçinin, ek süre içinde harcadığı ve sonucunda artık değer yarattığı, karşılığı ödenmeyen emek.
Artık göl :(isim, coğrafya) Deniz ve gölün kuruması veya çekilmesi sonucunda oluşmuş yeni göl.
Artık gün : (isim) Artık yıllarda şubat ayına eklenen yirmi dokuzuncu gün.
Artık yıl : (isim) Dört yılda bir gelen 366 günlük yıl; seneikebise.
1996, 2000, 2004, 2008 gibi dört ile bölünebilen her yıl, artık yıldır.
Eksik artık :(zarf) Elde ne varsa.
Üretim artığı :(isim, ekonomi) Ekonomide üretim fazlalığı.
* * * * *
Kelime Kökeni :
Eski Türkçe art- fiilinden +Ik sonekiyle türetilmiştir. Art- kelimesi ise *ār "arka, sırt" sözcüğünden +It önekiyle türetilmiştir.
"Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır." - Atatürk
2. (isim) Davranışlar.
3. (isim) Olaylar.
"Agâh Bey dünya ahvalinden habersiz." - Refik Halit Karay
* * * * * *
Kelime Kökeni :
Arapça aḥwāl "haller" sözcüğünden alıntıdır. Sözcük, Arapça ḥwl kökünden gelen ḥāl sözcüğünün çoğuludur. Arapça ḥwl kökünden gelen ḥāl, "1. durum, 2. görünüm, varoluş evresi, 3. şimdiki zaman" sözcüğünden alıntıdır. Sözcük, Arapça ḥāla "döndü, dönüştü, evrildi, yöneldi, bir hale geldi, bir hal aldı, bir hale büründü, bir görüntü edindi" fiilinin mastarıdır.
* * * *
Yeni senenin ilk gününe denk gelen "Bir Kelime" yayını için seçtiğim kelime ile toplum, ülke, dünya olarak 2025' te en iyi şekliyle yaşayabilmek dileğiyle.
"Güneş ise afacan bir çocuk gibi bulutlarla saklambaç oynuyor, bir kaybolup bir gözüküyordu." - Ayşe Kulin
Kelimenin Kökeni :
"Türkçe év- "acele etmek, koşuşmak" fiilinden +AcAn sonekiyle türetilmiş olabilir; ancak bu kesin değildir." diye bir not var internet sayfasında.
Bunun haricinde aşağıdakiler de ayrıca not olarak eklenmiş;
Tarihte En Eski Kaynak
évecen "acul, aceleci" [ TDK, Tarama Sözlüğü (1400 yılından önce) : Adem oğlanı ve Adem peygamber évecen yaratıldı ]
afacan "yaramaz, yerinde durmaz (çocuk)" [ Ahmet Vefik Paşa, Lugat-ı Osmani (1876) ]
Önemli Not: Bu kaynak kayıtlara geçmiş ve bu kelimenin kullanıldığı yazılı ilk kaynaktır. Kullanımı daha öncesinde sözlü olarak veya günlük hayatta yaygın olabilir.
Bu kelime, Sevgili Makbule Abalı sayesinde yayına alındı. Hatırlatma için teşekkürlerimle.
"Bir gazete muhabiri Adliye koridorunda, tımarhaneye girmek için elindeki arzuhâlle dolaşan Osman isminde bir eroinman hastasına rastlıyor." - Nazım Hikmet
Bugün iki anlamlı bir kelimeyi incelemeye aldım. Birincisi inceltme harfiyle yazılıp, a harfi uzun okunan ve sevgi, bağlılık, tutkuyu anlatan "Âşık", diğeri de kısa okunan ve anatomi ile bağlantılı olup aşık kemiğini anlatan "Aşık". Yayında kelimeleri çalışırken iki kelime olduğunun farkına varılmadığını ve tek kelime gibi algılandığını hissedip buraya bir açıklama gereği duydum. Kelimelerin deyim ve birleşik fiil kullanımları da uzun olunca aşağıda bu çalışmaların arasında diğer kelimenin kaybolduğunu anlayıp iki kelimeyi de kırmızı ile renklendirdim. Bu aksaklık için özür dilerim.
Okunuşunu dinlemek için TDK sitesinden bakılabilir.
Âşık: (Arapça)
1.(isim) Bir kimseye veya bir şeye karşı aşırı sevgi ve bağlılık duyan, vurgun, tutkulu kimse.
"Güzeller deniz kenarına geldikleri zaman âşıklar da kale burçlarına ve bedenlerine dolarlar." - Asaf Halet Çelebi
2.(isim) Birbirini seven bir çiftten kadına oranla genellikle erkeğe verilen ad.
5.(ünlem) Ahbap, arkadaş anlamında kullanılan bir seslenme sözü.
"Âşık! Anlat bakalım, neler yaptın?"
* * *
Atasözü, deyim ve birleşik fiil olarak kullanımları da aşağıdaki gibidir :
Âşığa Bağdat sorulmaz : Bir şeye çok istekli olan kimsenin, o şeyi elde etmedeki zorlukları hiçe saydığını anlatan bir söz.
Âşığa Bağdat uzak değil : "Bir şeyi elde etmek için aşırı istekli olan kimseye, bu uğurda katlanacağı fedakârlıklar güç gelmez" anlamında kullanılan bir söz.
(Bir şeyin) âşığı kesilmek : Tutku durumuna getirmek.
"Boks merakından çok sonra güreşe merak sardı, güreş âşığı kesildi." - Haldun Taner
Âşığın gözü kördür : "Kendisini aşka kaptıran kimse, sevgilisinin kusurlarını görmediği gibi çevresinde olup bitenlerle de ilgilenmez" anlamında bir söz.
Âşık, âlemi kör, dört yanını duvar sanır : "Aşktan gözü kararmış kimse, hoş karşılanmayacak aşırı davranışlarda bulunur" anlamında bir söz.
Âşık etmek : Birinin kendisine bağlanmasını, kendisini sevmesini sağlamak.
"Tek erkek sevmeye ve bu erkeği kendime âşık etmeye ahdetmiştim." - Refik Halit Karay
Âşık olmak : Sevmek, tutulmak.
"Bir iki kez karşıdan görmekle nasıl âşık olduğunu, nasıl evlendiğini yüreği burkularak izledi." - Necati Cumalı
* * *
Birleşik kelime olarak kullanımı da aşağıdaki gibidir :
Badeli âşık : (isim, edebiyat) Düşünde bir pirin elinden aşk badesi içerek saz çalıp söyleyen halk şairi.
Sırsıklam âşık : (isim) Sırılsıklam âşık.
~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~
Aşık : 1.(isim, anatomi) Aşık kemiği.
2.(isim, mimarlık) Aşırma.
* * *
Deyim ve birleşik fiil olarak kullanımları aşağıdadır :
Aşığı cuk oturmak : İşi çok olumlu bir biçim almak.
(Biriyle) aşık atmak : 1. Yarış etmek, yarışmak.
"Yonca, bu iki erkek çocuktan ayrı bir yaratık olduğunu, onlarla aşık atamayacağını bilir." - Oktay Rifat
2. Boy ölçüşmek.
"Bunca kere Azrail'le aşık attıktan sonra adımız ödleğe çıkarsa bizi ilk önce sen sopa ile kovarsın da yeryüzündeki biricik anamızdan da oluruz." - Nihal Atsız
Aşık atmak (veya oynamak) : Aşık kemiğiyle oyun oynamak.
Aşık daima bey oturmaz : "İşi çoğunlukla iyi giden bir kimse, talihinin her zaman ona yâr olamayacağını bilmelidir" anlamında kullanılan bir söz.
* * *
Birleşik kelime olarak kullanımı da aşağıdaki gibidir :
Aşık kemiği : 1.(isim, anatomi) Çift tırnaklı hayvanların ön dizlerinde bulunan bir eklem kemiği.
2.(isim) İnsanın ayak bileğindeki çıkıntılı kemik.