Arkadaşımın, kalbine pil takılan 90 yaşındaki annesini ziyarete gittim. Göz kalemini ve kırmızı rujunu sürmüş, balkonda denize karşı otururken, evinden kilometrelerce uzakta, çocuklarının yanında Ege sahil kasabasının keyfini çıkartıyor gibi görünüyordu.
Görünen buydu, geri planda yaşanansa bir uykusuzluk, sinir harbi, çözümsüzlük, trajedi.
Bedeni ve tüm test sonuçları, "her şey yolunda, korkacak bir şey yok!" dese de o, kendisinin bile bilmediği bir korkuya teslim olmuştu. Yatamıyor, ayaklarını uzatmadan bir koltukta dik şekilde otururken bir kaç dakika gözünü kapatarak, bedeninin ihtiyaç duyduğu uykuyu geçiştiriyordu. Ev halkı, onun gece -sessiz olduğunu zannederek- dolaşmalarını tavşan uykusuyla takip ettiğinden ortam gergindi.
Yanına oturup, kahve eşliğinde sohbet ettim. "Çok iyiyim" derken, yıllardır etrafa ve kendisine söylediği yalanların farkında değildi.
Ziyaretimi tamamlayıp dönerken, "ölüm korkusu mu tüm bunları yaşatan?" ve "bunu unutturabilecek bir hap var mıdır?" diye düşündüm yol boyunca.
{ಠ,ಠ}
|)__)
-”-”-
not: * hastaya, psikiyatriden randevu ve gerekli yardımlarla müdahale edilmiştir.
Güneşin bunaltıcı ışınlarından korunmak için hafif indirdiği panjur nedeniyle salondaki aydınlık yarı yarıya düşmüştü. Abajurun ışığını açtı ve yanındaki koltuğa oturdu. Kitabını ve çayını önceden sehpaya getirmişti. Çok keyifli bir okuma içinde, kendini kaptırmışken birden dışardan arka arkaya korna sesi geldi. İrkildi, tam tekrar kitaba dönecekken sevimsiz korna sesi yine yankılandı evin içinde.
O gerginlikle, panjuru kaldırdı ve sokakta ne olduğuna baktı. Bir apartmana su teslimatı için gelen araç durmuş, dörtlüleri yanar biçimde yolda duruyordu. Hemen arkasında bir taksi vardı ve tüm bu patırtıyı çıkarıp sokağı inleten oydu. "Bekleyeceksin" dedi içinden, "Aracın sahibi eninde sonunda teslimatı yapıp gelecek, yok acelen varsa geri vitese al, kendine başka yol bul kornaya car car basacağına." diye söylendi. Panjuru kapatmadan yerine oturdu ve yola bakarken taksicinin gerçekten de beklemekten vazgeçip, geri vitese aldığını gördü. Bu gerçekten rutin dışı bir olaydı. Sanki telepati yöntemiyle mesaj göndermişti yoldaki sabırsız taksiciye.
Kalkıp tekrar panjuru indirdi ve kitap keyfine devam etti.
Yaz mevsiminde hangi sokakta yürürse yürüsün, evlerin mutfaklarından burnuna gelen kızartma kokuları, onu yürüyen bedeninden alıp çocukluğuna, annesinin yaşadığı zamanlara götürüyordu.
Kızartma demek anne demekti onun için. En iyisini, en lezzetlisini üstelik bir çırpıda yapıverirdi annesi. Onun yaptığı her yemeğin hakkını verir, tek lokmasına kadar bitirirdi tabağındakileri. Ve "eline sağlık, enfes olmuş" derdi. Bir anne için çocuğunun doyması ve ardından da bu altın cümleyi söylemesi elbette tüm yemeklerden daha doyurucuydu. Bir kızartma kokusu hayatının anılarını elinden tutup getiriyordu işte tam karşısına.
Kokulara daha fazla dayanamadı, köşedeki manavdan biber, patlıcan, kabak alıp diyeti bozmak üzere eve doğru yollandı.
"Ne hissediyorsun?" diye sordu. Kadın "Bomboş" dedi. Yıllardır kanamayla atılarak, boşa giden yumurtalardan biri tutunmaya çalışmış ama diğerleri ile aynı kaderi paylaşmıştı o da.
Boşluğun içinde bir rahmin çığlığı, rahmin içindeki duvarlara çarpa çarpa sessiz, söndü gitti.
Kendi içinde yaratamadığı ceninin pozisyonunda, kilitledi bedenini dinlenmeye ve şifalanmaya çekildi.
Sevgili Mindmills bloglararası etkinlikleri çok iyi başlatan ve uygulayan biri, takip edenleriniz bilir, bilmeyenler için şuraya etkinlik yazısını bırakıyorum, tıklayın lütfen. "Rutin Dışı" başlığı altındaki etkinliğe aldığım davete elimden geldiğince katılım göstermeye çalışacağım. Uzun zamandır taslakta bekleyen bir yazımı, blog rutininin dışına çıkarak yayınlıyorum.
* * * *
Epey uzun zamandır hepimizin mutsuz, keyifsiz ve bu yaşam içinde debelenen hallerini gözlemler olduk. Her birimiz anı yaşamayı unutup belki de es geçip, sürekli bir şeyleri sorgular durumdayız. Bazen kendi yaptıklarımız, bazen karşımızdaki insanların yaptıkları hep birilerine batıyor ve iniş çıkışlı duygular yaşıyoruz. Kendimizi sevmediğimiz kadar başkalarını da sevmiyoruz. Bunun farkında bile olmadan, sürekli bakışlarında soru, aşağılama ve hesap sorma bulunan insanlar haline geliyoruz.
Hep bir uçlarda olma hali var her şeyde. Birileri psikolojik olarak kendini döverek hizaya çekmeye çalışır, kimileri hiç bir şeyin umurunda olmadığı, dünya yansa "burda mangal ateşi varmış" diyecek kadar gamsız, kimisi tribünlere neşeli gözükür, odasına kapanınca depresyonun dibini yaşar, kimisi de varlık içinde yokluğa hapseder kendini. Hepsinin tıbbi bir terimi vardır eminim, ancak ben burda kendimize birer mektup, not (nasıl adlandırırsanız) yazsak ilk aklımıza gelen, kalemi elimize aldığımızda ucundan dökülecek cümleler neler olur, onu yazalım istedim.
Meselâ ilk gençlik yıllarımızdaki kendimize ne söylerdik, ne demek isterdik?
Kendime yazacağım notu aşağıya bırakıyorum:
"Sevgili Sezer,
Büyüklerinden sürekli zamanın hızla geçtiği ve giden gençliği tutamamakla ilgili bir şeyler duydun. Evet zaman hızlı geçiyor ama sen yapmak istediklerine odaklanınca, o şeylerle büyüyor ve katlanıyor. İşte o zaman, zamana bile sığmıyorsun. Dileğim, şimdiki bana gelene kadar hep istediklerinin peşinden git, çünkü bu zamana kadar gayet iyi gidiyorsun. Seni burada bekliyor olacağım."