17 Haziran 2016 Cuma

çok romantik öyküler (2) (*)





Hava çok sıcaktı. Kadıköy' e vardığında "eve hangi araçla gitmeliyim?" diye düşündü. Klimalı otobüsleri tercih etse bu saatte oldukça kalabalıktı, üstelik yorgundu, "ayakta o kadar yolu gidemem" dedi içinden. En iyisi minibüse binmekti.

Son anda kalkmak üzere olan minibüse baktı, bir kişilik yer vardı en arkada. Aslında oturmak için iyi bir yer sayılmazdı ama diğer minibüsün yolcuyla dolup kalkmasını beklemek işine gelmiyordu. Çaresiz "nasılsa birileri iner, yer değiştiririm" düşüncesiyle bindi ve oturdu. 

Bir süre yol alınca birden hiç rüzgar esmediğini farketti. Bayılacak gibi oldu. Aracın tavan penceresi açıktı sadece. Diğer pencereler sanki çivilenmiş gibiydi. Ağzını açıp bir şey söyleyecek oldu ama halsizdi, sustu. 

Zaten şoför de kapı açık gittiğinden yeteri kadar rüzgar gelmeye başlamıştı, ferahladı biraz. Bu yaz çok zorlanmıştı. Belki de her yaz böyleydi de, sıcağı sevmediği için her yıl bir öncekini unutup, o anı yaşıyor ve mutlaka o senenin daha bunaltıcı olduğunu düşünüyordu. Aslında soğuk ülkede yaşamalıydı. Bunu her seferinde söylüyordu, yeteri kadar söylerse sanki gerçekleşecekmiş gibi.


Biraz rahatladıktan sonra çantasından kitabını çıkardı. Bu uzun yol başka türlü bitmezdi. Hem okuduğu kitap da gittikçe sürükleyici bir hal alıyordu. Orta yaşı geçmiş dışişleri bakanı olan bir adam, yolları uzun zaman sonra yeniden kesişen, bir büyükelçinin karısına aşık oluyordu. Üstelik karşılıksız değildi bu aşk. Ama ümitsizdi. İkisi de evliydi ve çaresizce çırpınıyorlardı. Her fırsatı yurt dışında kaçamaklarla değerlendiriyorlar, adam özellikle kadın nereye giderse gitsin onu buluyor ve romantik anlar yaşatıyordu. 






Kitaptaki satırların ona ne getireceğini bilmeden heyecanla devam ediyordu okumaya. Arada başını kaldırıp nereye geldiklerini, ne kadar yol katettiklerini görünce, iyi ki kitabı yanıma almışım diye düşündü. 


Bir ara ön koltuktaki iki kişi inmek üzere ayağa kalkınca hemen fırsatı değerlendirdi ve cam kenarına geçti. Hemen elini camı açmak üzere mandalına götürdü, ne kadar uğraşırsa uğraşsın açılmıyordu bir türlü. "Camlar açılmıyor mu şoför bey?" diye seslendi. "Açılması lazım ama kuvvetlice çekmek gerek" diye seslendi şoför. Kadın gücü yettiğince itmeye çalıştı ama başaramadı. Hemen bir ön koltuktan genç bir adam kalkıp iki hamleden sonra camı açmayı başardı. Kadın "erkek kuvveti bu olsa gerek" diye düşündü. Adam çoktan öndeki koltuğa oturmuştu. Kadın, onun omuzuna dokunarak "teşekkür ederim" dedi. Adamsa hafifçe yan dönerek "rica ederim önemli değil".



Açılan camdan olanca gücüyle hava giriyordu içeri. Başını kaldırıp derin derin soludu havayı. İyi geldi. Sonra yine satırlara gömüldü. Heyecanla ve merakla koşuyordu satırlarda gözleri. Bir insanın tüm uzuvlarıyla yaşadığı aşka tanıklık ediyordu. Öyle ki; 1950-1960 dönemlerinde geçen bu öykünün, o dönemin düşünce yapısı akla geldiğinde, bu öykü kahramanlarının ne kadar cesur olduğu ve yaşadıklarını sahiplenme duygusu daha da öne çıkıyordu. 



O esnada öndeki genç adam inmek üzere ayağa kalktı, şoföre seslendi. Kadının hemen önünde tutunduğu demirden elini çekerken bir kağıt parçası kadının üzerine doğru düşmek üzereydi ki; minibüsün hızla kalkması sonucu camdan ve kapıdan gelen rüzgarla kağıt uçup ön koltukların altına doğru sürüklendi. Öyle ani olmuştu ki herşey, kadın bir kaç düşünce arasında gitti geldi. Acaba genç adam bir kağıda bir şeyler yazdı ve o kağıdı da inerken kadının kucağına mı bırakacaktı? Yoksa cam ve kapının açık olmasıyla yerden havalanan anlamsız bir kağıt parçası mıydı bu? 



"Okuduğum kitabın romantik öyküsü beni bu düşünceye itti sanırım", deyip minik gülümsemeyle kendini toparladı. Bir kaç durak sonra da indi, evine doğru yol alırken bu olayı da çoktan unutup gitti.


**************************

Minibüs son seferini tamamlamış, durağa girmişti. En son uyuklayan yolcuyu da indirdikten sonra şoför, aracın içini ertesi güne hazırlamak için bütün koltukları dolaştı, herhangi unutulan bir şey var mı diye. Boş su şişeleri -şu günlerde en çok tüketilen ve araçların içinde bırakılan şey buydu-, okunmuş dergi ve gazeteler dışında pek birşey olmazdı genellikle. Bir de ayakta bozuk para çıkartırken dengeyi sağlamaya çalışma esnasında düşen 10-25 kuruş gibi küçük paralar. Elinde minik süpürgeyle koltuk altlarını ve orta alanı süpürmeye başladı. Süpürgenin önüne katıp getirdiği düzgünce katlanmış kağıtta büyük harflerle birşey yazıyordu. İlgisini çekti, açtı baktı. 

"Hanımefendi, minibüs içinde sizi rahatsız etmeden nasıl yaklaşacağımı bilemediğimden bu notu yazmaya yeltendim, beni affediniz. Rica ederim beni yanlış anlamayın, ancak bu başıma ilk defa geliyor. Sizin beni tanımadığınız gerçeğinin farkındayım ancak size bu notu yazma cesaretini başıma ilk defa gelen bu duygudan alıyorum. Lütfen beni arayınız. Sizi tanımak bu dünyada isteyeceğim en önemli şey. Saygılarımla, Ali Ertem 0532.............."


Yüzünde gülümseme ile içinden şöyle geçirdi; "ben direksiyon sallarken ne aşklar başlayıp bitiyor kimbilir...."









{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-




not: Öykü, tekrar yayındır.

15 Haziran 2016 Çarşamba

çok romantik öyküler (1) (*)


****************

Eylül ortalarıydı. Otobüs terminalinde yolcuların otobüse binmesi için anons yapıldı. Bir grup insan otobüse bindi, bir diğer grup aşağıda kaldı. Arkadaşının yanındaki koltuğa neşe içinde oturan kız camdan dışarı baktığında, tanımadığı orta yaşlı birinin kendisine bakarak el salladığını ve dudaklarının hareketinden "iyi yolculuklar" dediğini farketti. Önce şaşırdı, hatta boş bulunup o da el salladı ama daha sonra arkasındaki koltuktakilere el salladığını varsayarak önemsemedi. 


**********************


İki arkadaş sarı kızıl renklerin hakim olduğu tabiatın içine doğru yolculuğa çıkıyorlardı. Ne zamandır gitmek görmek istedikleri Selçuk, Şirince, Efes harabeleri ve Meryem Ana' nın evini ziyaret edeceklerdi. Çok heyecanlıydılar. Bu gezi için fikir veren ve kalacak yeri öneren kişi ise aslında Naz' ın internette mektup arkadaşlığı yaptığı ve hiç tanışmadığı Haluk idi. Haluk, Naz' dan yaşça epey büyük ama görmüş geçirmiş, zamanın, mekanın, gıdanın kalitesini  yaşamış, tatmış biriydi. Naz ile yolları internette kesişti. İkisi de edebi anlamda yazılardan keyif alıyorlardı ve birbirlerine her gün bir mektup yazıyorlardı. Günlük olayları, o olaylar esnasındaki duygularını, kalp sıkışıklıklarını, bazen bir filmi, tiyatroyu ya da hoş manzaralı bir restoranı birbirleriyle paylaşıyorlardı. 


En son Naz, bu geziden bahsedince Haluk ona Selçuk' ta tanıdığı bir dostu olduğunu, onların pansiyonunda kalabilmeleri için telefon edeceğini, hatta onları bu eski dostuna emanet edeceğini yazmıştı. Gerçekten de gidilecek tarihte pansiyonun aslında kapatılmış olacağını ama sırf bu eski dostun tanıdıkları için bir odalarını hazırlayacaklarını, ancak bir rahatsızlıkları nedeniyle kahvaltı ve yemek servisi veremeyeceklerini belirttiler. Etrafta bir çok lokanta, kafe açık olduğundan yemek işi sorun olmazdı. Hemen yolculuk için biletler ayarlandı, pansiyon adresi alındı ve Haluk' a binlerce teşekkür etti Naz. 



Birbirlerini görmemişlerdi, sadece bir kez Naz ona bir fotoğraf göndermişti, hepsi o. Ama sayfalarca mektuplar bir görüşme ihtiyacını tetiklese de, hiç bir taraf bir diğerine görüşme isteği için bir cümle sarfetmiyordu. Bazen hatlardaki kesintilerden elektronik postalarda gecikme olduğunda, her ikisi de sanki önemli bir hayat kaynağını yitirmiş gibi hissediyordu.



Naz, seyahatin tüm ayrıntılarını, nerden hangi seyahat şirketi ile gideceklerine dair tüm bilgiyi Haluk' a iletti onun soruları neticesinde. Hatta Naz, şakayla karışık soru işaretli bir cümlede "yolculamaya mı geleceksin yoksa?" diye sorma cesaretini bulmuştu. Herhangi bir evet ya da hayır cevabı olmamakla beraber Haluk, tam da o akşam bir toplantısının olacağından bahsedince, gizli beklentisini de kırmıştı Naz' ın.




***************************





Harika bir gezi olmuştu. Selçuk' ta nefis bir sonbahar yaşadılar, sokaklarda neredeyse diz boyuna gelen sarı turuncu, kırmızı yapraklar içinde uçuyormuş gibi yürüdüler. Şirince' nin daracık taş sokaklarında, sobalardan çıkan gri dumanlar ve doğanın renk değiştirmesiyle meydana gelen görüntüye hayran hayran bakarak gezdiler. Her meyvadan yapılmış şaraplarından tadarak, tatlı bir sarhoşluk yaşadılar. Pansiyon sahibi, onlarla çok iyi ilgilenmiş ve bir zamanlar kurucusu olduğu müzeyi, Efes' i ve Meryem Ana' yı her santimetrekaresini hiç üşenmeden gezdirerek, detayları hakkında bilgi vermişti. 

Dönüş yolculuğu bu tatlı gezinin görsel hafızalarında bıraktığı renklerle, yüreklerinde onları ağırlayan evsahiplerininsevgi dolu bakışlarıyla İstanbul' a kadar sürdü. Hem yeni-eski şehirler görmüşler, hem de yürekleri sevgi dolu insan kazanmışlardı. 



**************************

Tatil dönüşü hemen internet başına geçmişti Naz ve büyük bir açlıkla ondan gelen mektupları okudu yüreği heyecanla çarparak. Ardından da tatilin tüm detaylarını yazdı bir çırpıda. Hatta mektubun sonunda otobüse bindiklerinde bir adamın ona bakarak el salladığını sandığını ve sonra bu hissine güldüğünü bile anlattı. 

Haluk' tan gelen cevapta ise sadece bir tek satıra odaklandı, yüreği ağzında.

"Evet, o akşam gerçekten oraya seni yolculamak için geldim, o el sallayan bendim"









{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-



not: Bu yayın "tekrar" yayındır.

14 Haziran 2016 Salı

hayat çok acımasız (*)




*********************



Telefonda ağlayarak diyor ki, "Hayat çok acımasız.. insanlar neden bu kadar kötü?" Kalakalıyorum.. söyleyecek öyle çok şeyim var ki.. sadece "Bu bir süreç.. her insanın burda deneyimlemesi gereken şeyler var. Biri açlığı ve sonuçlarını deneyimler, öbürü ihaneti, diğeri hainliği, acizliği, parayı, parasızlığı, aşkı, aşksızlığı.. ama herkesin bir kapısı var, açılması ya da tamamen kapanması da onun elinde olan." dyebiliyorum.

"Biliyorum haklısın ama artık bu hayat omuzlarıma çok ağır geliyor, bu naiflikle taşıyamıyorum be canım!" cümlesi, öğretmenin tahtada tebeşirle yazarken kör bir noktaya gelmesiyle çıkan ses gibi çiziyor içimi.

Telefon ahizesinden geçip, yakın tarihte belli zaman dilimlerine gidiyorum. Haksızlık nedir? Haksızlık; yapanın içinde bulunduğu durumu tamamen pozitife çıkartabilecek bir pozisyon olabileceği gibi, yapılanın da kendisine hak görülen bu durumu kendi mağduriyeti olarak açıklayabileceği bir olgu sadece. Bulunduğun "taraf" ile ilgili bakış açısı. Kimse "ben haksızlık yaptım" demez, "haklıyım" der. Ama sıkça şu cümleyi duyarız "bana haksızlık yapıyorsun"

Yaklaşık beş senedir "hak" konusunda çok hassasım. "Sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma" sözü yol rehberim olarak seçtiğim bir cümledir. İnsanlık dürtüleriyle bazen şaşsam da kısayoldan dönüşü bulma çabalarım, ruhumu rahatlatır daima. Hayatım bazen önüme sürpriz şeyler çıkarır diyebilirdim çok önceleri ama o "sürpriz" diye nitelenen şeyleri aslında benim çağırdığımı farkettim. Farkettiğimden beri de kendimi rahat bırakıp, içindeki öğretinin ne olduğunu anlamaya çalışıyorum ve yaşıyorum.

Belki bana da haksızlıklar yapılmıştır ama benim o olaylarda nasıl bir tutum sergilediğim daha önemli. Telefonun ucundaki ses, telefon açtığı kişiye hayatın acımasızlığından bahsederken, kendisiyle ilgili herhangi bir davranışı süzgeçten geçirmiş miydi acaba? Ya da telefon açtığı kişinin, kendisiyle ilgili ruh, duygu durumunu gözden geçirmiş miydi? Elbette hayır... sadece o an' ki yaşadığı duygu bulanıklığını paylaşmak istemişti.

Hayat çok acımasız !...




********************








{ಠ,ಠ}
|)__) 
-”-”-




not: Bu yayın daha önce ŞU tarihte yayınlanmıştır.