Markette rafta çok sevdiği şarabı gördü. Şarap bir kültürdü onun için ama ne zamandır şaraptan anlamayan biriyle beraberdi. Sevdiği içki olsa da onun için bir kaldırışta bitmeliydi hepsi. Al sana ayrıldıkları bir alan daha. Oysa demlenmek diyordu, keyif diyordu ama nafile.
Gecenin sonunda tüm içindekileri çıkartmak da vardı onun cephesinde. Bu kadar hızlı giren, hızlıca da çıkardı elbet.
Tüm bunlara rağmen eli şişeye gitti. Bunca sıkıntılı döneme bir es vermek ve sevdiği şeyleri yiyip içmek istediği bir akşam yaratmayı düşündü kendisine. Çemensiz pastırma, eski trakya kaşarı, biberli zeytin, avokado ve bir iki şey daha aldı, çıktı marketten. Her akşam rutin yemek faslına bir değişiklik getirmek istediğinden, üstelik havalar da ısınmış, balkonda masayı kurup, nefes alarak bir kaç atıştırmalık hazırlama fikri son derece cazip geldi.
Avokadoyu soyup iyice ezdi, bir kaç sarımsak dövdü, sıktığı yarım limonla içine kattı. Biraz tuz ve zeytinyağı da ekleyince işlem tamamlandı. Eski kaşarı ince üçgen dilimleri halinde kesti, yanına portakal dilimleri ekleyip tahta tablanın üstüne servis etti. Biberli zeytinleri, zeytinyağında beklemiş kuru domatesleri ve pastırmayı da tabaklara koyup balkondaki masaya yerleştirdi. Ekmek kızartmayı unutmadı,bu mezelerin yanında en iyi gidecek şeydi bu.
Soğutulmuş rosato buzdolabından çıktı ve plof sesiyle mantarı çıkarılıp bardaklara servis edildi. Peçeteler, tabak, çatallar her şey tamamdı.
Önce rutin günün içinden konuşmalar yapıldı. Ordan, şu anki hayatlarına, sonraki hayatlarına, neler yapmak istediklerine kadar geniş bir yelpazede konuştular. Bir süredir hiç konuşmadıkları kadar konuştular. Birbirlerinin hayatına tahakküm etmedikleri gibi, kimsenin olmadığı kadar arkadaştılar üstelik, dosttular herşeyden önce. Düşmanlık yapmayacak kadar zor zamanlar geçirmişlerdi birlikte. İkisi de kıymet biliyordu.
Şişe bitti, kadın alışkın olmadığı için ilk kadehte beyni dans etmeye başlamıştı. Adam ise bulundukları ortam gereği yakınında uzun süredir ne sanattan, ne felsefeden konuşacak kimse olmadığından, kadına içindeki tüm bilgileri, başlığı bozulmuş sürekli akan musluk misali anlatıyordu.
"Birer bira alalım mı?" diye sordu adam.
Kadın aslında tamamdı. Ama adam bunun farkında değildi. Şimdiye kadar hep böyle olmuştu. Senkronları tutmuyordu bir türlü. Biri tamam dese, öteki eksik kalıyordu. Biri birşey istediğinde, öteki şu anda şunu yapıyorum sonra diyordu. Sonra onun işi bitiyor, ötekine gidiyor ama ordan aldığı cevapla ters yüz oluyordu. Zamanı birbirlerine uyduramadılar bir türlü, sonra da kırılmalar başladı.
"Tamam" dedi kadın. Kalktılar arabaya atladılar, en yakın markete gidip bira aldılar. Kadın dışarı çıktıklarında gökte ayı gördü. Manzaraya karşı içelim dedi adam. Ses çıkarmadı kadın, kadim zamanlar hatrına.
Bir de müzik koydu cd çalara. Led Zeppelin, Deep Purple vs. "Child in time" parçasında gözleri doldu kadının. İsa' nın son akşam yemeğinden esinlenmiş, bir veda yemeği gibiydi sanki. Herşeyden önce iki insan, iki arkadaş, iki dost duygusuyla zenginleşmiş, acıyla beslenmiş ama kızgınlığa dönüşmemesi için uğraş verilmiş bir durum yaşıyorlardı.
Şarkı ve bira bitti, tekrar eve gelindi. Sofra toplandı, bulaşıklar kaldırıldı ve yeni bir güne hazırlanmak üzere bedenler yatağa bırakıldı.